Algının Serüveni…
![]() |
Yazar | Oruc Türker Özger |
| Mesleği | Bilgi Teknolojileri Uzmanı | |
| Yazar, müzisyen | ||
| web | Klik Medya | |
Yolun karşısından gelen arkadaşımız bize doğru yürümektedir. Açıkça bize doğru yürümekte, bize doğru bakmaktadır. Ancak hiç oralı olmayıp yanımızdan geçer giderse sorun duyum-algı farkına işaret ediyor demektir. Başka bir deyişle görüntümüz onun gözüne, retinasına yansımıştır; biyolojik yapısı içerisinde göz, bu görüntüyü beyne ulaştırmıştır. Fakat beyin duyusal bilginin alınmasından sonra yapması gereken işlemleri; seçilme, düzenleme ve yorumlama aşamalarını burada gerçekleştirmemiştir.
Algının serüveni duyusal bilginin alınması ile başlar. Yorumlanma, seçilme ve düzenlenme işlemlerinin ardından, algı kendini yeniden tanımlar. Böylelikle bir sonraki başvuruda hangi tavrın davranışın geliştirileceği belirlenir. Bu yüzden öğrenme süreçlerinden ayırt edilemez, daha başka şeyleri kavrama ve anlamlandırmayla insanın bilişsel evriminin tek kaynağına dönüşür.
Durmaksızın çalışan beyin, yeryüzünde en gelişmiş bilgisayarın bile ulaşamadığı bir kapasiteyle saniyede 1 trilyon kadar bilgi birimini değerlendiriyor. Nörologlar, yalnızca gözlerden her an on milyon dolayında bit’in beyine ulaştığını tahmin ediyor. Hatta dışarıdan hiç bilgi almaması, “karanlıkta” kalması bile akıl almaz şekilde çalışmasına engel olmuyor. Beyin, bedenin hormon dengesinden, sindirim, dolaşım sistemlerine ve tüm kas hareketlerine kadar her şeyi o yönetiyor. En küçük sesi bile kaydedip değerlendiriyor. Oysa bilincin bundan haberi olmuyor. Duyulardan beyne akan bilgi selinin bilince ulaşan bölümü, bütünün yalnızca çok küçük bir parçası… Zaman zaman aklımıza bir fikir ya da unutulan bir isim geldiğinde, sürekli hareket halindeki bilinçaltından benliğe bir anlığına bir bilgi kırıntısı ulaşmış oluyor.

Hiç bir beyin kendine ulaşan uyarının doğal mı yoksa yapay bir kaynaktan mı geldiğini anlayamaz, insan yapay olarak uyarıldığında değişik tepkiler verebilir. Görme merkezi uyarılmışsa renkli şimşekten, manzaraya kadar değişik görüntüler elde edilebilir; bir başka bölgenin uyarılması hastanın sesli ola¬rak devamlı gülmesine yol açabilir. Üzerinde deneme yapılan canlı bunun yapay mı yoksa doğal mı olduğunu anlayamaz. Bu, bir çok hareketin bugüne dek evrimsel aşamalar şeklinde programlanarak depolandığını gösteriyor.

Her canlı türünün ortaya koyduğu, kendine özgü tepkiler, canlıların gelişimi ile orantılı olarak karmaşıklaşıyor ve alternatiflerini doğuruyor. Salyangozun antenlerine dokunduğumuz zaman, hayvanın derhal antenlerini içeri çekmesi, birkaç saniye sonra da eski konumuna getirmesidir. Bunu her tekrarlayışımızda aynı tepkiyi verecektir; üretebileceği bir alternatifi olmayacaktır. Aynı deneyi gelişmişlik düzeyi daha üst sınıfta olan bir canlı üzerinde denediğimiz zaman, farklı sonuçlarla karşılaşmamız mümkündür. İlkinde muhtemelen kendini korur,tekrarı halinde ise herhangi bir şekilde bizi etkisiz hale getirmeye çalışır ya da kendini oradan uzaklaştırır. Bu durum salyangoz deneyinden çok farklı neticelerin ortaya çıkması olarak değerlendirilebilir.

Davranışlar, temelde programlanmış, yeme, içme, çiftleşme, kaçma ve uyku gibi hareketlerin bir kümesidir. İlkel canlılarda içgüdü olarak beliren davranışlar, belli işaretler yaratılmasıyla başlayıverir, tıpkı bilgisayar programı gibi kendiliğinden ortaya çıkar. Evrimsel gelişim içinde yükselerek gelişen hayvanların beyinleri incelendiğinde, beynin evrimleşmesi ile birlikte ‘’eylemlere duyguları katma‘’ ilkesinin de artan oranda başarıldığı görülüyor. İnsanda duyguların işe karışmaları öylesine gelişmiştir ki, sonuçta duygular özelliklerini değiştiriyor. Yine de değişmeyen temel bir prensip kalıyor : ‘’Bilinç’’ haline gelen duygular, insanlarda, düşünmek, planlamak, kıyaslamak, fikir üretip geliştirmek, karar vermek, gözlemleyip sonuç çıkarmak gibi son derece karmaşık işlemlerin gerçekleştirilebilmesine yardımcı oluyor. Biriken duygulardan oluşan değerler, canlıda ‘’Temel bilinç alanı’’nın doğmasına neden oluyor.

Duygusal hayatımızın en eski kökü, koklama duyusuna dayanıyor. Diğer bir deyişle kokuyu alıp inceleyen, koku lobundan başlayan süreç, duyguya yol açan merkezlerin beyin sapının baş kısmını çevreleyecek kadar genişlemesine yol açıyor. Kokuların büyük ölçüde hatırlatma gücüne sahip oldukları bilinir. Örneğin, bazı anahtar kokular, kişilerin çocukluğundaki birçok olayın yeniden hatırlanmasını sağlar. Bundan başka beyindeki nöronlar arasında yeni bağlantıların kurulması ile oluşan beyin ağı, daha önceden depolanmış bilgilerle bağlantı kurulup yeni çıkarımların ortaya konmasını sağlar. Birtakım yeni düşünce ve duyguların oluşması ve bunların farkına varmak da insanda benlik bilincinin hissedilmesi sonucunu doğuruyor.
İnsanoğlunu diğer türlerden ayıran en önemli özelliği “bilinci.” Eskilerden beri çözülmeye çalışılan bu sırrı filozoflar, anatomi bilginleri, günümüzün nörofizyologları aydınlatmaya çalıştı. Fransız filozof Rene Descartes’ın, “Düşünüyorum, öyleyse varım” diyerek bilincin zaferini ilan ettiği dönemden üç yüz yıl sonra, benlik araştırmacıları ve nörologlar, tersine bulgular elde ediyor.

Temel bilinç alanının, beynin neresinde yer aldığı bilim insanlarının üzün süren araştırmalarının konusunu oluşturuyor. Nörofizyologlara göre attığımız her adımı beyin yarım saniye önce kararlaştırıyor. Kararlarımız, seçimlerimiz önceden belirleniyor. Benliğin sırrını çözmeye çalışan nörofizyologlar bilincin her şey olup bittikten sonra devreye girdiğini keşfetti: onlara göre hep geçmişte yaşıyoruz ve bilincimiz, yaşananları yarım saniye sonra gösteren bir “monitör”den başka bir şey değil.

Gelişmiş yöntemlerle beyin üzerinde yapılan deneylerde, gizemli bulgular ortaya çıkıyor. Kaliforniya Üniversitesi’nde nörofizyoloji profesörü Benjamin Libet, beyin ameliyatlarının narkoz verilmeden, yani hastanın bilinci tamamen yerindeyken yapılabilmesinden yola çıkıyor. Tıpkı bilimkurgu yazarı Lem’in öyküsündeki mucit gibi Libet de, deneklerin beyinlerini küçücük elektrik akımlarıyla uyarıyor. Denekler beyinlerinde uyarılan bölgeye göre, bir melodi veya tanıdık bir ses duyuyor. Kimi zaman “başlarından geçmiş” bir olayı algılıyorlar.

Tüm düşünce ve algıların kontrol merkezinin beyin olduğu uzun zamandır biliniyor. Ancak Libet, büyük beynin dış kısmında (cortex) yine bazı noktaları uyararak deneklerde ellerine dokunulduğu algısı yarattığında denekler, bu “dokunuşu” neredeyse yarım saniye önce hissediyor.
Libet’e göre: “Normalde tüm algılar beyne iletiliyor. Burada bilinçaltında değerlendirilip yorumlanırken, ben(lik) hiçbir şeyin farkında değil. Hayal gücümüzde canlanan, yani farkına varabildiğimiz bilgilerse epeyce uzun bir gecikmeden sonra, cortex’e -bilincin yerleştiği bölgeye- gönderiliyor.”

Tabii tüm olup bitenlerin, kısa süre öncesinde de olsa geçmişte yaşadığımızın farkında olmak, dünyayı sürekli rüyada gibi algılamak demek… Böylesi bir durumda, bu tutsaklıktan kurtulmaya çalışan her insan, giderek soyutlaşan düşünceler üretmek zorunda kalırdı.
Neyse ki beyin, zamanı bilincimiz için yeniden düzenliyor. Libet’e göre benliğe, şimdiki zamanı yaşadığı yalanını söylüyor. Beynin dış bölgeleri doğrudan uyarıldığında bilinç, bir dokunuş olduğunu kaydediyor, alışık olduğu her zamanki işlem süresini hesaplıyor ve dokunuşun yarım saniye önce gerçekleştiği kararına varıyor. Deneyin sonraki aşamaları ortaya daha sarsıcı sonuçlar çıkarıyor. Araştırmacı, deneklerden parmaklarını hareket ettirmelerini istiyor. Hareket anını kendileri belirleyen deneklerin, bu sırada beyinlerindeki etkinlik izleniyor. Denekler parmaklarını hareket ettirmeye karar verdikleri andan yarım saniye önce, ilgili beyin hücreleri faaliyete geçiyor. Önünüzde duran kahve fincanından bir yudum almaya karar verdiğinizde, dolaptaki kazaklardan lacivert boğazlı olanını seçerken, kararı “kendi başınıza” verdiğinizi sanıyorsunuz. Oysa beyniniz, söz konusu kazağı giymeyi düşündüğünüzden saniyenin en az üçte biri kadar önce hangisini seçeceğinize karar vermiş ve gerekli mekanizmaları çoktan çalıştırmaya başlamış oluyor.

“Descartes’ın Yanılgısı” adlı kitapta düşüncelerini toparlayan Profesör Antonio Damasio, Libet’in “geçmişte yaşadığımız” görüşüne katılıyor. Iowa Üniversitesi’nde araştırmalarını sürdüren nörolog, “Şimdiki zaman asla mevcut değil. Dünyayı algıladığımız benlik, olayları her zaman geriden takip ediyor. Dolayısıyla var oluş, bilinci biçimlendiriyor” diyor. Descartes’ın “ruh ile bedeni birbirinden ayırarak” hataya düştüğünü savunan “Altın Beyin Ödülü” sahibi Damasio’ya göre; “Varım, bu yüzden düşünüyorum.”. O halde “ben” kimdir? Deneysel yöntemlerle çalışan bilinç araştırmacı nörofizyologlar bile, ortaya çıkan sonuçlar karşısında ister istemez kendilerini felsefi yaklaşımların içinde buluyor.
Bu yüzden, beynin birçok merkezinin yerini kesin olarak bilmek ve tanımlamak mümkün olamıyor. Beyne gelen uyaranlar, veriler ve bilgiler, o bilgi türü için görevli merkezlerce algılandığı biliniyor. Daha sonra snaptik bağlantılardan yararlanarak, bütün yüzeyine yayıldığı ve aynı anda değişik yerlerde saklandığı da bilinenler arasında yer alıyor. Ancak iş beynin işleyiş yasalarına gelince, tek boyutlu ve nedenselliğe dayalı bir mantıkla kavranılmayacak derece karmaşık olduğu gözleniyor. Beyin bu özelliğiyle bir hologram… Ve bizler onu anlayabilmek için yeni sibernetik yasalara gerek duyuyoruz.
Rastgele bir yazı


15 August 2006, Tuesday 19:48
Bu bilgiyi, ilgili kitapları okumadan daha önceden çıkardığımı söylesem inanır mısınız? Gödel’in kavramlarını da onu okumadan önce kendim bulmuştum. Daha evvelden bulunmamış bir düşünce üretmek ne kadar zormuş!
26 May 2007, Saturday 16:45
siteyi incelemenizi öneririm.