Gotik Mobilya Sanatı 2
![]() |
Yazar | Mehmet Akça |
| Mesleği | Tasarımcı | |
| Yer | İzmir | |
Gotik Mimarlar ve İlk Masonlar
Gotik stilin doğduğu dönemde mimarlık da dahil olmak üzere tüm sanatlar manastır tarikatlerinin denetimi altındaydı ve ancak büyük katedrallerin yapımı sırasında mimarlık laiklerin denetimine geçti. Doğrudan inşaat işlerinde çalışanlar hakkında tarihsel kayıtların çok az sayıda olması, hemen her zaman kiliseye bağlı kişiler tarafından tutulan dönemin kroniklerinde, laik yapı ustalarından söz etmeye tenezzül edilmemiş olmasından kaynaklanmaktadır. Bu yapı ustaları, dönemlerindeki tüm diğer zanaat mensupları gibi, lonca benzeri meslek örgütlerinde (Guilds) toplanmışlardı. Meslek örgütleri, zaman ve mekân bakımından birbirlerinden çok farklı yapıda olmalarına karşın, yine de ortak bazı nitelikler göstermekteydiler. Her örgüt kendi toplumu içinde, ilgili mesleğin ticari tekelini elinde tutan yerleşik bir düzene ve mensuplarını bağlayan yasalara sahipti. Bir meslek örgütü bir başka meslek örgütü üzerinde herhangi bir denetim yetkisi kullanamazdı. Tüm bu meslek örgütlerinin ortak olarak uygulamak zorunda oldukları; çırakların eğitimi, hammadde sağlanması ve satış koşulları gibi konular hakkında belirli kuralları vardı.
Sanatlarındaki özellikler nedeniyle, katedral yapımını üstlenen meslek örgütleri bir çok önemli konuda diğer meslek örgütlerinden oldukça farklı bir duruma yükselmişlerdi. Bu farklılık, katedral yapımı ile uğraşanların içinde bulundukları çalışma koşullarının doğal bir sonucu idi. Kentlerin bir katedrale sahip olma lüksünü göze almaları sık rastlanan bir durum değildi ve bu yüzden katedral yapımında çalışanların her zaman iş bulmaları olanaklı olmazdı. Üstelik, pek alışılmadık meslekî gizleri öğrenme ve elde tutmayı gerektiren bu sanat oldukça zordu. Zamanla katedral yapım sanatının eşsizliğini anlayan yetkililer, bu meslek mensuplarına bazı özel ayrıcalıklar ve bağışıklıklar tanıdılar; örneğin bir kentten diğerine özgürce dolaşabilmek hakkını verdiler. Bu ayrıcalık, kendi kent sınırları dışında iş görmesine izin verilmeyen yerleşik meslek örgütleri ile gezgin katedral yapımcılarını ayıran en önemli nitelik oldu.
Gotik Mimarların Evrensel Kardeşlik Örgütü
Gould, Gotik mimarların kardeşlik örgütü kuramını reddeden yaklaşımını tümüyle yapıların mimari tanıklığına dayandırmakta ve araştırmacıların düşüncelerinde yanılabileceklerini ama yapıların yanılgıya düşmelerinin olanaksız olduğunu belirtmektedir. Gould’a göre, yapılar sundukları ihmal edilemeyecek yerel özellikler nedeniyle “tek bir büyük örgütlenmenin” ürünleri olamayacaklarını kanıtlamaktadırlar. Gould’un neredeyse bir anıt niteliğinde olan yapıtının sağladığı en görkemli başarı, çeşitli ülkelerdeki Gotik mimarinin incelenmesi ve bu yapıların tek bir örgütün ortak ürünü olmadıklarının kanıtlanmasıdır. Orta Çağ mimarisi konusunda çalışan çağdaş tarihçiler de Gould’un görüşlerine katılmaktadırlar.

Gotik’in evrimi ile ilgili olarak bilinen her olgu, bu stilin zaman içinde geliştiğini ve tüm Gotik mimari gizemlerini elinde tutan tek bir örgütün var olamayacağını kanıtlamaktadır. Sivri kemerler, kemerli çatı, payandalar ve Gotik’e özgü diğer teknik özelliklerin, birbirinden bağımsız biçimde, acı veren deneyimler sonucunda öğrenildiği anlaşılmaktadır.
Porter, payandaların Gotik stilin ortaya koyduğu yeni bir mimarlık ilkesi olduğunu belirtmektedir: “Gotik stilin doğumunu işaretleyen en önemli buluş, kemerli çatıların zaferini olanaklı kılan payandalardır. Bu bakımdan büyük olasılıkla, payandaların yarattığı olanak ve yararlar başlangıçta hemen fark edilmemiştir. İlk dönemlerde, payanda kullanılmadan inşa edilen oldukça büyük yapıların varlığı bilinmektedir. Ancak, çatının çökme tehlikesi karşısında payandaların sonradan eklenmesi sık rastlanan bir uygulamadır.”
Bu açıklamalardan anlaşılacağı gibi, Gotik stili olanaklı kılan payandalar ancak zamanla edinilen bir deneyimin sonucudur ve mimarlar payandaların sağladığı yararları yavaş deneyerek öğrenmişlerdir. Eğer mimari bir teknik ya da bir giz olarak payandalar tek bir örgüt tarafından önceden biliniyor olsaydı, bu zorlu ve yorucu evrime hiç gerek kalmayacaktı.
Benzer açıklamalar, Gotik’in temel unsurlarından biri olan sivri kemerler için de yapılabilir. Bir yapım unsuru olarak kemer oldukça eskilerden beri, Haçlıların Kudüs’ü ele geçirmelerinden çok önceleri kullanılmaktaydı ve Gotik mimarlar tarafından benimsenmesi zamanla ve zorunluluk nedeniyle gerçekleşti. Başlangıçta Gotik mimarlar uzun süre eski tür yuvarlak kemerleri kullanmakta ısrar ettiler. Süsleme amacıyla kullanımı ise daha sonraları ortaya çıktı.
Örnekleri çoğaltmak gereksiz. Zaman zaman mimarlık sanatı ve özellikle Gotik stil ile neredeyse anlamdaş olarak kullanılan “Geometri” aslında o günlerde asla soyut bir bilim dalı değildi; sayısız çabalar ve deneme/yanılma uğraşları sonucunda zamanla pratik olarak öğrenilmiş bir bilimdi. Ayrıca, Orta Çağdaki inşaat girişimlerini elinde tutan ve Geometri bilimine tümüyle egemen olmuş bir “büyük kardeşlik örgütü” hakkında herhangi bir tarihsel kanıt da mevcut değildir. Gotik yapılarda yer alan Romanesk süslemeler benzeri bir öyküyü açıklamaktadır, zira tümüyle Gotik nitelikte süslemeler ve renkli cam kullanımı da, tıpkı sivri kemerlerde olduğu gibi zamanla yavaş yavaş ortaya çıkmıştır.
Sanat tarihi, yapıların sunduğu bu kanıtları doğrulamaktadır. Gotik, alışılmış tarzlardan hareketle, dönemin koşullarına bağlı kalarak ve önceden var olan koşul ve alışkanlıklar arasından, zaman içinde evrimleşmiştir. Bugün evindeki rahat bir koltukta oturup, tıpkı bir film izlemişçesine tarihe bakan birisi için Gotik stil birdenbire ortaya çıkmış gibi görünebilir. Oysa olguların daha dikkatli bir incelemesi, tümüyle yeni bir sanat ve kültürü insanlığa bağışlayan bir büyük kardeşlik örgütü kuramının yalnızca tatlı bir hayalden ibaret olduğunu kanıtlar.
Bu konuda, tarihin sessiz kalması da kanıtlayıcı bir tez olarak ileri sürülebilir. Eğer Gotik sanat, tek bir örgütün egemenliğinde olsaydı, bu şaşırtıcı örgüt aynı zamanda köprülerin, yolların, surların, özel konutların ve kalelerin yapımını da üstlenmeli ve herkesin nasıl giyineceğini, evlerini nasıl süsleyeceklerini de öğretmeliydi. Zira, daha önce belirtildiği gibi, Gotik yalnızca katedrallerin yapımı ile sınırlı kalan bir mimarlık türü olmayıp, aslında tüm bir kültürü simgelemektedir. Hatta, böylesi bir bilgelikle donanmış bu varsayımsal örgütün, Avrupa’daki her büyük kentte bir merkezinin bulunması, o dönemdeki Katolik Kilise örgütlenmesi kadar evrensel olması ve tüm bunlara bağlı olarak, oldukça kapsamlı tarihsel belgeleri artlarında bırakması gerekirdi. Ancak, gerçekte bu tür belgeler yoktur ve ısrarcı araştırmalara karşın, doğrudan katedrallerin yapımına katılan kişiler hakkında bile kayıtlar yeterli bilgiler vermemektedir. Katedralleri inşa edenler hakkında bilgi edinmek isteyenlerin yolu şaşırtıcı olarak daima karanlıkta kalmaktadır.
Dönemin Koşulları
Gotik mimari, tek bir grubun çabalarının ürünü değil XII., XIII. ve XIV. yüz yıllarda Avrupa ve İngiltere’de yaşayan bir çok grubun ve örgütün eseridir. Özellikle İngiltere’de, II. Henry ve Magna Carta’yı imzalayan Yurtsuz John’un hükümdarlıkları sırasında toplumsal yapının ne denli karmaşa içinde ve halk yaşamının ne denli enerjik olduğunu anımsamak gerekir. Batı Avrupa’da durum pek farklı değildi; Capet hanedanını devirenler Frank toprakları üzerinde, Paris ve çevresinde eski Roma ile mukayese edilebilecek bir imparatorluk oluşturmuşlardı. Kentlerin özgürleştiği, feodal soyluların bölücü yaklaşımları karşısında kralların giderek güçlendikleri bir dönemdi bu. Papalık gücünü tüm Hıristiyan dünyasına yaymış ve neredeyse ahlâkî ve dinî bir bütünlük oluşturmayı başarmıştı. Bu birlik çok geçmeden Kudüs’ü almak için Filistin’e ordular gönderecekti.
Porter’in “Medieval Architecture” (Orta Çağ Mimarisi) adlı eserinden alınan şu satırlar, Gotik’in gelişme dönemindeki koşulları açıklamaktadır: “Gotik katedrallerin en şaşırtıcı tarafı üretildikleri çağdır. Eşkiya baronların kargaşası, çekişen hiziplerin gürültüsü ile Kilise’nin bilgisizlik ve boşinançları arasında, bu alabildiğine entellektüel, ülküsel ve sevimli sanat aniden filizlenmiştir. Kargaşa dolu Orta Çağda Gotik’in doğuşu adeta bir zamanlama hatası gibi görülebilir. Döneminin ruhuna kesin biçimde karşıt gibi görünen Gotik mimari, aslında dönemin koşullarından derinden etkilenmiştir ve ancak o günlerin siyasal, dinsel, ekonomik ve sosyal koşulları dikkate alındığında Gotik’in özü anlaşılabilir. XII. yüz yıl, kendinden önceki yüz yıllardan çok daha ileri bir dönemdir ve “Fransız Rönesansı” diye adlandırılması hatalı olmaz.”
“Bu entellektüel devrim, pek köklü bir ekonomik atılım ile birlikte oluşmuştur. Uzmanlar, bu dönemin getirdiği değişiklikleri XIX. yüz yıldaki gelişmelere yakın bulurlar. Kentlerde çalışanlar serflikten kurtulmuşlar ve özgür örgütler altında birleşmeye başlamışlardır. Benzer bir gelişme köylerdeki serfler için de gündemdedir. Böyle bir ekonomik özgürleşmenin yararları muazzam olmuştur. Hac yolculukları, Fransız şövalyelerinin Avrupa’nın her yanına dağılması ve hepsinden çok Haçlı Seferleri, ticari yaşam için önceleri hayal bile edilemeyecek yeni etkinlik alanları yaratmıştır. Giderek güçlenen ve sayıları artan meslek örgütleri, Normandiya ile İngiltere arasında gelişen ticari ilişkiler, Montpellier ve Marsilya kentlerinin ikiye katlanan refah düzeyi, pazarların çoğalması, panayır ve fuarların artan önemi, tüm bu değişen koşullar halkın maddi yaşamındaki köklü gelişimi açığa koymaktadır. Çalışanların yaşamı kolaylaşmış, kentlerin ekonomik üretimleri artmış, yeni köprüler ve yollar yapılmaya başlanmıştır. Ticaret, bolluk yaratmıştır.”
Bu yeni yaşam tarzı, yeni düşünsel atılımlarda da kendini göstermiştir. Felsefe, hukuk, politika ve sanat konularındaki cesur fikirlerinden ötürü bir çok kişi Kilise tarafından yakılarak kurban edilmiştir. Yeni bir yaşam filizlenmiş ve bu zenginliğin içinden, tıpkı birer tomurcuk gibi Gotik katedraller doğmuştur.
Dünyanın bölük pörçük olduğu, ülkeler arası iletişimin pek zor gerçekleştiği böyle bir dönemde, Gotik sanatın tüm Avrupa’da sağladığı bütünlüğün mantıklı açıklaması nedir? Aslında Gotik becerinin tekilliği, bu becerinin ürünlerinin her yerde aynı olmasından kaynaklanıyordu. Özel Gotik yapım teknikleri, mimarlar için kendine özgü tek bir yöntemi zorunlu tutuyordu. Eğer bir harita üzerinde, Fransa’daki tüm Gotik katedraller işaretlenirse, yapıların başta Paris civarında yoğunlaştığı ve sonra çember biçiminde tüm ülkeye yayıldığı fark edilir. Bu durum, merkezde öğrenilen yeni mimari yöntemin zamanla çevreye dağıldığını göstermektedir.

Bu tür bir teknolojik ilerlemenin çok sayıda örnekleri var. Bugün dünya üzerinde sayısız ve pek çeşitli tipte makina var, ama hiç kimse bu makinaların gizinin belirli bir kapalı örgütün tekelinde olduğunu düşünmüyor. Örneğin, dünyada binlerce tıp eğitimi veren kuruluş var; bunlar aynı mesleki terimleri (bir tür gizli dil !) ve aynı aygıtları kullanıyorlar, benzer kuralları bulunuyor ve asıl önemlisi, buralardan mezun olan kişilerin eğitimleri dünyanın her yerinde resmen geçerli kabul ediliyor. Ancak, biliyoruz ki, tıp eğitiminin bu birliği hiç bir zaman bir “büyük kardeşlik örgütünün” titizlikle saklanan sırlarına bağlı olmamıştır. Bu tekillik, tıp biliminde kullanılan yöntemlerin doğası gereği sağlanmıştır. Bu durum Gotik sanat için de geçerlidir. Avrupa’nın her tarafında birbirini andıran Gotik yapıların yükselmesi, gizlere egemen olan merkezi bir örgütün değil, Gotik sanatın uyguladığı zorunlu teknik yöntemlerin bir sonucudur.
Benzer Yazılar


