Reklam ver...

Hologram Gelecek



Yazar Oruc Türker Özger
Mesleği Bilgi Teknolojileri Uzmanı
  Yazar, müzisyen
web Klik Medya
e-mail  

Kendini bilmek ya da tanımak, insanın doğal bir uzantısı… İnsan, kendini ve evreni anlamak, anlamlandırmak üzere her yeni gün yeni kavramlara kucak açıyor. “Tam kayıt” ya da “eksiksiz mesaj” anlamlarına gelen hologram, İşte bunlardan biri…

Birkaç bilim kurgu filmi seyretmiş hemen herkes için Hologram, metalik sesli, üç boyutlu lazer yansıma demek. Diğer deyişle tekno-birey, İnsan görünümlü bilgisayar imgelerine hiç de yabancı değil. Gelecek resminin hemen her köşesi hologram teknolojisi sayesinde ete kemiğe bürünmüş sibernetik yapılarla dolu. Elle tutulamaz ama gözle görülür holo-varlık, İnsanlığa kimi zaman bir sekreter kimi zaman bir danışman olarak öngörülüyor. Yakın bir gelecekte çocukların oyun arkadaşı, ev kadınlarının dert ortağı holografik bir görüntü olacak.


Öte yandan hologram kuramsal kimi açmazlara getirdiği çözümlerle, algının sınırlarını zorlayarak kavramları ve kabulleri dönüştürüyor, gelecekte bu masum yol arkadaşı kimliğinden daha fazlasını üstlenecek gibi görünüyor.

Genç bir beyin cerrahi öğrencisi, anıların beyinde nasıl ve nerede depo edildiği üzerine kafa yoruyordu. Bu gizemle ilgilenmeye başladığı 1940’ların ilk yıllarında anıların beyinde belirli bir yerde yerleşmiş olduğu kanısı egemendi. Kişinin sahip olduğu her anının, beyin hücrelerinin belirli bir yerinde bulunduğuna inanılırdı. Bu gibi anı izlerine engramlar denir, bir engramın hangi maddeden yapıldığı-bir nöron mu, yoksa özel bir tür molekül mü olduğu – bilinmezdi.

Karl Pribram adındaki bu gencin, Penfield’ın engram kuramından kuşkulanmak için belirli bir nedeni yoktu, ancak büyük Nöropsikolog Karl Lashley’le çalışmaya başlaması düşüncesini tümüyle değiştirmesine neden olacaktı. Lashley son otuz yıldır, hafızanın sırrı bir türlü çözülemeyen çalışma mekanizmasını inceliyordu. Engram’ın varlığı konusunda hiç bir ipucu elde edememişti, ama yine de fareleri, örneğin bir labirent içinde koşturmak gibi çeşitli görevleri yerine getirmek üzere eğitiyordu. Farelerin beyinlerinin çeşitli bölümlerini ameliyatla çıkartıyor sonra yine bu deneyleri uyguluyordu. Amacı, farelerin beyinlerinden anılarını kapsayan bölümleri devreden çıkartmaktı. Beyinlerden hangi oranda parça alırsa alsın, anıları ortadan kaldıramadığını gördü. Hareket yetenekleri zayıflamış fareler, labirentin koridorlarında beceriksizce topallıyor ama beyinlerinin büyük bir bölümü çıkarılmış olsa bile hafızaları inatla tam kalıyordu. Yine görme merkezinin yüzde 98′i alınmış bir kedi, görme fonksiyonunu eskisi gibi yerine getirebilmekteydi.

Pribram için bunlar olağanüstü bulgulardı. Hatıralar beynin içinde, tıpkı kütüphane raflarında belirli yerlerde duran kitaplar gibi özel yerlere sahipse, Lashley’in cerrahi müdahaleleri onlar üzerinde niçin etkisiz kalıyordu? Pirbram’a göre bunun tek nedeni, hatıraların beynin belirli bir bölümünde yerleşmiş olmayıp, tüm beynin içinde bir biçimde yayılmış ya da dağıtılmış durumda oluşuydu. Sorun, bu durumun oluşmasını hangi mekanizma ya da sürecin sağladığı konusunda bir düşünce üretilememesiydi.
Pribram, holografik modeli biçimlendirmeye yönelten bu ilk çıkış noktasında, 20 yıl boyunca bekledi. 1960’ın ortalarında, Scientific American dergisinde okuduğu bir makale onu şimşek gibi çarptı. Bir hologram düzeninin nasıl kurulduğunu anlatan bu makale, yalnızca holografi kavramını değil, aynı zamanda Pribram’ın bilmecesini de cevaplıyordu.
Macar asıllı İngiliz fizikçi Dennis Gabor, 1947 yılında ortaya attığı hologram’ı 1963 yılında gerçekleştirebildi. Aynı yıl yazdığı “geleceği yaratalım” adındaki kitap, Gabor adını tüm dünyaya duyuruyordu. Gabor’un hologramı, bir cisim tarafından yayılan veya dağıtılan bir dalganın, bu cisimle ilgisi olmayan ve karşılaştırma dalgası denilen bir dalga ile üst üste gelmesinden doğan girişimleri kaydeden bir fotoğraf plağıydı.

Holografinin ortaya çıkmasına neden olan sadece basit bir girişimdi; diğer bir deyişle. İki ya da daha çok dalga-tıpkı su dalgaları gibi – birbiri içine geçtiğinde oluşan çapraz çizgili desenlerdi. Tıpkı havuza bir çakıl taşı attığınızda suda oluşan bir dizi eş merkezli ve dışa doğru yayılan iki ya da daha çok dizi dalganın birbirinin içinden geçmesi gibi. Çarpışmanın neden olduğu dalga sırtları ve çukurlarından oluşan karmaşık görüntü, girişim desenini oluşturuyordu.

Işık ve radyo dalgaları veya benzeri her görüngü böyle bir girişim deseni yaratabilirdi. Lazer ışını; son derece saf, birbiriyle uyumlu bir ışık türü olduğu için, girişim desenleri yaratma konusunda özellikle başarılıydı. Lazer, kusursuz bir çakıl ve kusursuz bir havuz demekti.

Tek bir lazer ışınının iki ayrı ışına ayrılması ile oluşan basit bir hologramda, İlk ışın, fotoğrafı çekilecek nesneden sektiriliyor, sonra ikinci ışın, ilkinden yansıyan ışıkla çarpıştırılıyor, ortaya çıkan girişim deseni bir film parçalayıcısına kaydedilince işlem tamamlanıyordu.

Çıplak gözle bakıldığında film üzerindeki imgenin, fotoğrafı çekilen nesneyle uzaktan yakından hiç bir benzerliği yoktu. Bu imge daha çok, havuza atılmış bir avuç çakıl taşının oluşturduğu eş merkezli halkalara benzemekteydi. Ancak başka bir lazer ışını ya da bir parlak ışık kaynağı filmin içinden geçip, onu aydınlatacak olursa orijinal nesnenin üç boyutlu bir imgesi yeniden ortaya çıkıyordu. İmgelerin üç boyutluluğu genellikle insanı ürkütecek derecede inandırıcılık yaratıyor, bir holografik yansımanın çevresinde dolaşmak ve sanki gerçek bir nesneymiş gibi ona değişik açılardan bakabilmek mümkün oluyordu. Böylece uyanan uzanıp ona dokunmak isteği, eliniz görüntünün içinden geçip gidince, ancak o zaman, orada gerçekte hiç bir şey olmadığı hissine dönüşüyordu.

Üç boyutlu bir görüntü kaydetme yöntemi olarak holografi, iki boyutluluk sınırının aşılması ve derinlik kavramının tıpkı uzaklık-yakınlık gibi kaydedilen resimde yer alabilmesi demekti. Oysa Pribram için hologramın tek şaşırtıcı özelliği üç boyutlu oluşu değildi. Üzerine bir gül imgesi kaydedilmiş bir holografik film parçasını ikiye böler ve sonra parçaları aydınlatacak olursa, her iki yarının da elma imgesinin bütününü kapsadığını gördü. Bu yarım filmleri tekrar tekrar bölerek aynı işlemi yineleyince, bütün elma imgesinin en küçük parçanın üzerinde bile yer aldığını görerek yeniden şaşırdı. Normal fotoğrafların tersine, holografik bir filmin en ufak parçası, bütün üzerine kaydedilmiş tüm bilgileri kapsıyordu.

Hologramın her noktasının bütün cismin görüntüsünü verebilmesi, tek noktasına cismin her tarafından ışık dalgaları gelmesiyle mümkün oluyordu. Kaydedilmiş bir program gibi işleyen hologram plakası ne kadar koparılsa, kırılsa bile, bütünün bilgisini içinde taşıyan her parça, gerektiğinde bütünün tam görüntüsünü netliği azalsa da tek başına verebiliyordu.

Pribram’ı böylesine heyecanlandıran şey de işte hologramın bu özelliğidir; hatıraların beyinde belirli bir yerde olmayıp da tüm beynin içine nasıl olup da dağılmış bulunduğuna bir yanıt geliyordu böylece. Holografik filmin her bir parçası, bütün bir imge yaratabilmek için gereken tüm bilgiyi kapsıyorsa, beynin her parçasının da yine aynı biçimde tüm hafızayı hatırlayabilmek için gerekli tüm bilgiyi içermesi bu yolla mümkündü.

İşte bu can alıcı noktanın farkına varmak, Pribram’ı ve geleceğin insanını oldukça ilgi çekici sonuçlara ulaştırır. Buna göre insandaki algılama sistemi frekans çözümleyicisi gibi davranan, impalsları frekanslarına ayırarak algılayan hücrelerden oluşur. Bu hücreler ve hatta daha küçük parçalar birer mini Hologram gibi hareket eder. Her bir hücrenin etkinliği, kendi içinde bir dalga boyu oluşturur. Bu sayısız mini Hologramın yarattığı dalga girişim ve kesişimlerinden oluşan holografik model, beş duyuyla algıladığımız görüntüyü ortaya koyar. Beyin, dev bir Hologramdır artık. Hafıza kayıtları holografiktir. Daha sonra benzer dalga boylarında gelen frekanslar beyinde kayıtlı bulunan frekanslarla bir çağrışım yapar ve bu yol ile hatırlama sağlanır.

Beyinde görüntü yokken neyin hologramı oluşmaktaydı? Gerçek olan neydi? Görünen dünya mı, beynin algıladığı dalgalar mı, yoksa bundan da öte bir şey mi? Bugünkü fizik anlayışımıza göre Evren, birbirini kesen pek çok elektromanyetik dalgalardan meydana geliyor. Diğer bir deyimle uzayda boşluk yok, her yer dolu… Fizikçi David Bohm, atom altı parçacıklarla ilgili araştırmaları sonunda Evren’in de dev bir hologram olduğu kanısına vardı. Bohm’un en önemli saptamalarından biri, günlük yaşantımızın gerçekte bir holografik görüntü olduğuydu. Ona göre Evren, sonsuz ve sınırsız “TEK” bir holografik yapıydı ve parçalardan söz etmek anlamsızdı.

Yakın geçmişte Arjantinli araştırmacı Hugo Zucarelli, holografik modeli akustik görüngüler dünyasına taşıdı. İnsanlar, tek kulaklarıyla duysalar bile, başlarını hiç oynatmadan sesin kaynağının nerede olduğunu kestirebiliyordu. Zucarelli, bu durumun nasıl mümkün olabildiğini izah etmek için holografik esasları kullandı. Bütünün bilgisi bu kez ses kaydında saklanabiliyordu. Holofonik ses teknolojisi böylece bir kayıt tekniği olarak geçerlilik kazandı. Müzik hangi ortamda dinlenirse dinlensin, kayıt anındaki akustik koşulların yeniden inşası mümkün hale geldi.

Geleceğin inandırıcılık konusundaki iddiası şimdiden ürkütücü boyutlara erişti. Sesin, görüntünün ve bilgiye dönüşecek onlarca verinin bu denli sanal ve bir o kadar gerçekmiş gibi olması, inanç kavramını da tarihe gömüyor. Algıların evrimi yanılsamaların aşındırıcı etkisiyle ve son hızda devam ediyor. Gördüklerimize ve duyduklarımızın da bir kısmına inanabiliyoruz. Yolculuğa devam ediyoruz; geleceğin sanal-gerçek imgeleri kusursuz bir yorumla karşımıza dikildiğinde, sahteliklerini sorgulayacak bir algımızın kalmasını umarak.

Technorati Tags: ,

Benzer Yazılar

 Votes | Average: 0 out of 5 Votes | Average: 0 out of 5 Votes | Average: 0 out of 5 Votes | Average: 0 out of 5 Votes | Average: 0 out of 5 (Henüz oy yok)
Loading ... Loading ...

Yorum bırak